Menapoz

Hormon tedavisi, kanser ve gerçekler

Menopozda hormon replasmanı son çeyrek yüzyıla damgasını vuran güncel ve önemli bir tedavi yaklaşımıdır. Menopoz sonrası kadının vücudunda üretimi azalan hormonların dışarıdan verilen ilaçlar ile yerine konması ve bu sayede menopoz sonrasında görülen ateş ter basmaları ve vajinal kuruluk gibi kısa vadeli veya kemik erimesi ve koroner damar hastalığı gibi uzun vadeli sorunların tedavisi veya önlenmesinde önemli yer tutmaktadır.

Tedavide hormonların kullanılıyor olması ve hormonlar ile çeşitli kanserler arasında ilişki olabileceği düşüncesi en baştan beri gerek hekimlerin gerekse hastaların aklını kurcalayan bir soru işareti olmuştur. Hormon-kanser veya hormon-kalp hastalığı ilişkilerini kanıtlamak amacıyla tüm dünyada pek çok bilimsel araştırma yapılmış ve yapılmaktadır. Özellikle kadınlık hormonuna bağımlı olabildiği bilinen rahim ve meme kanserleri bu araştırmaların odağını oluşturmaktadır. Randomize olmayan çalışmalarda meme kanseri görülme sıklığının menopoz sonrasında hormon alan kadınlarda bir miktar artış gösterdiği ise eskiden beri bilinen bir gerçektir. Ancak yapılan çalışmaların neredeyse tamamında meme kanseri sıklığında hormon alımına bağlı bir artış görülmesine rağmen meme kanserinden ölümlerde hormon alan ve almayan kadınlar arasında fark saptanmamıştır. Bu da hormon alan kadınlarda meme kanserinin daha erken tanınmasına ve hormona bağımlı meme kanserlerinin diğerlerinden daha iyi huylu olmasına bağlanmıştır.

Menopoz öncesinde kadınlarda koroner damar hastalıkları görülme sıklığının erkeklerin sekizde biri olması ve bu sıklığın menopoz sonrasında erkeklerinkine eşit hale gelmesi estrojen hormonu ve koroner damar hastalıkları arasında yakın bir ilişkinin var olabileceğine işaret etmektedir. Nitekim tarihsel kontroller kullanılarak yapılan çalışmalarda hormon alan kadınlarda korner damar hastalıklarının görülme sıkılığında %50 ye varan azalmalar olduğu iddia edilmiş ve menopoz sonrasında hiçbir yakınması olmayan kadınlarda dahi hormon replasman tedavisi geleceğe yönelik korunma amacı ile önerilmiştir. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde de estrojenin korner damarlar üzerine doğrudan etki göstererek koruma sağladığı ve bunun kan yağlarında olan olumlu değişiklikler ile beraber olduğunda koruyucu etkinin arttığı söylenmiştir.

Literatürdeki tüm çalışmaların geriye dönük olması ve bununda aldatıcı sonuçlar verebileceği bilindiğinden rasgele seçilmiş denekler üzerinde yapılan çift kör bir çalışma planlanmış ve Womens Health Initiative adı verilen çalışma yaklaşık 16 000 denek üzerinde başlatılmıştır. WHI çalışmasının sonuçları 2005 yılında beklenmesine rağmen 17 Temmuz da çalışmanın sona erdirildiği bildirilmiş ve ara sonuçlar Amerikan Tıp Cemiyetinin resmi yayın organı olan JAMA dergisinde yayınlanmıştır. Çalışmacılar hormon alan koldaki deneklerde meme kanseri ve korner damar hastalıklarına yakalanan denek sayısının çalışmanın planlanması sırasında önceden belirlenen istatistiki anlamlılık sınırlarını aştığı gerekçesi ile çalışmanın devamını etik olarak yanlış bulduklarını belirterek çalışmayı planlanan zamandan önce durdurmuşlardır. Medya da da geniş yer bulan bu durum hormon replasman tedavisi alan kadınları panik ortamına sevk etmiş, hatta konu ile ilgilenen ve hastalarına hormon tedavisi öneren hekimlerde de endişe ve kuşku uyanmasına neden olmuştur.

Peki bütün bunlar ne anlama gelmektedir ve hastalara söylenmesi gereken nedir? Gündeme aniden oturan bu çalışmanın en önemli özelliği daha önceki gözleme dayalı araştırmaların aksine konu ile ilgili ilk deneysel çalışma olmasıdır. 16.000'den fazla hasta 2 gruba ayrılmış bunlardan bir kısmına östrojen ve progesteron isimli kadınlık hormonları içeren tabletler verilirken diğer grup hastaya plasebo olarak adlandırılan ve aktif madde içermeyen sahte ilaçlar verilmiştir. Hastalar önceden saptanan kriterler açısından belirli aralıklarla incelenmiş ve tedavilerden elde edilen sonuçların analizi yapılmıştır. Başlangıçta 8.5 yıl sürmesi planlanan çalışma 5.2 yıl sonunda meme kanseri görülme sıklığında saptanan ve güvenli sınırın üzerinde bulunan artış nedeniyle durdurulmuştur.

Bu bilginin medyada yer alması ve sonuçların yanlış yorumlanması hormon replasman tedavisi alan hastalarda doğal olarak endişe yaratmıştır. Yazılı ve görsel basında yer alan sonuçları gören kadınlar meme kanseri olacakları kuşkusuyla panik yaşamaya başlamışlardır.

Bilimsel açıdan son derece önemli olan bu çalışmayı doğru anlamak ve sonuçları çarptırmadan yorumlamak yaşanan kaosun giderilmesi açısından elzemdir.

Adı geçen araştırmayı değerlendirebilmek için öncelikle amacını doğru anlamak gerekir. Amerika Birleşik Devletlerinde 40 ayrı merkezde ortaklaşa yürütülen bir grup araştırmanın bir bölümünü oluşturan bu çalışmanın amacı herhangi bir yakınması olmayan ve rahimleri alınmamış menopozdaki kadınlarda hormon replasman tedavisinin korner kalp hastalıklarına karşı koruyucu olup olmadığını araştırmaktır. Çalışmada tedavi alan kadınlara östrojen ve progesteron içeren tek bir tip ilaç verilmiştir. Hastalardaki koroner kalp hastalıkları, damar hastalıkları, meme ve kalın barsak kanseri görülme sıklıkları, kalça kırığı oranları ve tüm nedenlere bağlı ölüm sıklıkları değerlendirilerek sonuçlar aktif tedavi almayan gruptaki hastalarla karşılaştırılmıştır. Takipler sırasında meme kanseri görülme sıklığı beklenilenden fazla bulunduğu için araştırma öngörülenden yaklaşık 3 yıl önce sonlandırılmıştır. Öte yandan araştırmanın diğer ayağı olan rahimleri alınmış hastalarda tek başına östrojen verilmesinin yararlarını inceleyen çalışma durdurulmamıştır. Çalışmanın bu kolu halen devam etmektedir.

WHI çalışmasının yorumları aşağıdaki gibi yapılabilir:

Hormon replasman tedavisi alan kadınlarda korner kalp hastalıklarının görülme sıklığında %29'luk bir artış saptanmıştır. Sonuçlar istatistiksel olarak yapılandırıldığında herhangi bir tedavi almayan 10.000 kadından 30'unda korner kalp hastalığına rastlanırken hormon replasman tedavisi alan 10.000 kadının 37'sinde bu tür bir hastalık ortaya çıkmaktadır. Tedavi alan ve almayan kadınlar arasındaki fark 10.000 kadında sadece 7 dir. Başka bir deyişle tedavi alındığında 10.000 kadında sadece 7 tane fazla kalp hastasına rastlanacaktır.

Hormon replasman tedavisi alan kadınlarda inme (stroke) sıklığında %41'lik bir artış saptanmıştır. Tedavi alan 10.000 kadının sadece 29'unda inme olayı yaşanırken, tedavi almayan kadınlardaki inme görülme sıklığı 10.000'de 20'dir.

• Hormon replasman tedavisi alan kadınlarda damarlarda pıhtılaşmaya 2 kat daha fazla rastlanmaktadır. Derin ven trombozu görülme sıklığı tedavi alan ve almayan hastalarda sırasıyla 10.000'de 34 ve 16'dır.

Hormon replasman tedavisi alan kadınlarda meme kanserine %26 daha fazla rastlanmaktadır. Kamuoyunda en fazla gündem işgal eden konu budur. Yapılan çalışmada hormon replasman tedavisi alan 10.000 kadının 38'inde meme kanserine rastlanırken, tedavi almayan kadınlarda bu sayı 30'dur.

Hormon replasman tedavisi alan kadınlarda kalın barsak kanserine %37 daha az rastlanmaktadır. Kalın barsak kanseri için oranlar 10.000'de 10ve 16'dır.

Hormon replasman tedavisi alanlarda kalça kırıklarına üçte bir oranında daha az rastlanmaktadır. Oranlar 10.000'de 10 ve 15'dir.

Genel ölüm oranları ve nedenleri açısından bakıldığında tedavi alan ve almayan grup arasında anlamlı fark yoktur.

Yukarıdaki bilgilerin medyaya yansıması, hasta hormon replasman tedavisi aldığında %29 kalp hastalığına yakalanacak, % 26 meme kanseri olacak ya da %41 inme geçirecekmiş şeklinde olmuştur. Bu tamamen yanlış bir yorumlamadır. Üstelik araştırmada incelenen parametreler birden fazla faktöre bağlı sonuçlar olup sadece hormon replasman tedavisine bağlanamaz.

Bilimde tek bir araştırma ile genellemeye varmak doğru ve kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Her araştırmanın eksik yanları vardır. Pek çok araştırmadan elde edilen veriler değerlendirilerek genel bir sonuca varılabilir. Elde edilen sonuçların bilimsel geçerlilik kazanabilmesi ve kabul görmesi için başka çalışmalarda da benzer sonuçlar elde edilmesi ve verilerin desteklenmesi gerekir. Bir anda gündemi meşgul eden bu çalışmanın da eksik yanları vardır. Araştırmada sadece ağızdan alınan estrojen ve progesteron içeren tek bir ilacın kullanılmış olması en önemli kısıtlayıcı faktördür. Hormon replasman tedavileri değişik şekillerde verilebilmektedir. Özellikle bant şeklinde kullanılan tedaviler vücuttaki normal fizyolojiyi taklit ettiklerinden olumsuz etki gösterme olasılıklarının düşük olması beklenebilir. Araştırmayı yapan yazarların kendileri de başka şekilde verilen tedaviler ile farklı sonuçlar alınabileceğini belirtmektedirler. Öte yandan araştırmanın bir diğer ayağı olan rahimleri alınmış olan kadınlarda sadece östrojen verilmesi durumunda ise artmış bir risk olup olmadığı henüz belli değildir.

Daha önce de belirttiğimiz üzere menopoz sonrası kadınlarda korner kalp hastalıklarının yaşıtları erkekler ile benzer sıklıkta görülmesi menopozda replasman tedavisinin kalp hastalıklarına karşı koruyucu olabileceği fikrinin doğmasına neden olmuştur. Ancak geçen zaman içerisinde yapılan çalışmalar son zamanlarda sonuç vermiş ve hormon replasman tedavisinin aslında kalp damar hastalıklarına karşı koruyucu bir rolünün olmadığı gözleme dayalı çalışmalar ile dokümanter edilmiştir.

Bu son çalışmanın amacı ve elde edilen veriler topluca değerlendirildiğinde herhangi bir şikayeti olmayan ve rahim ameliyatı geçirmemiş kadınlarda, sadece kalp hastalıklarına karşı koruma sağlamak amacıyla hormon replasman tedavisi vermenin getirdiği sağlık risklerinin sağladığı yarardan daha fazla olduğu ve sadece bu amaçla hormon replasman tedavisi verilmemesi gerektiği sonucu çıkmaktadır.

Öte yandan ateş basması, terleme, mizaç değişikliği gibi yakınmaları olan semptomatik hastalarda hormon replasman tedavisinin kısa dönemdeki yararlı etkileri göz ardı edilemez.

Her kadın birbirinin aynısı olmadığı gibi gereksinimleri de farklıdır. Hormon replasman tedavisi açısından da durum farklı değildir. Sonuç olarak hormon replasman tedavileri hastaya özel şekilde kişiselleştirildiği ve yakın takip edildiği müddetçe hastaların medyaya yansıyan haberler nedeni ile panik olmaları gereksizdir.
Menopoz sonrası kanama
Son kanamanızdan 1 yıl veya çok daha sonra ortaya çıkan vajinal kanamadır. Menopozdan sonra ani bir kanamanız olursa, bunun birçok izahı bulunabilir. Vajinada bir enfeksiyon meydana gelmiş olabilir veya vajinanızın duvarları daha ince ve hassas bir hale geldiği için cinsel ilişkiden ya da vajinal temizlikten sonra biraz kanama olabilir. ilaç olarak alınan östrojen de kanamaya sebep olabilir. Endometrium kanseri de bir kanama nedeni olabilir. Hemen doktorunuzu görün.

Teşhis

Doktorunuz alt karın muayenesi yapacaktır. Öncelikle kanın nereden geldiğini tespit etmeye çalışacaktır. Çünkü, kanama üreme yolu üzerinde, rahimde veya onun alt kısmında, rahim ağzı ya da vajinada olabilir. Hatta idrar yolları veya rektumdan da gelebilir. Eğer kanamanın vajinadan geldiği belli olursa, doktorunuz muhtemel sebebi anlayabilmek için rahim ağzı biyopsisi isteyecektir. Ayrıca kanamanın sadece vajinadan geldiğine emin olmak için kürtaj da yapacaktır. Her ikisi de küçük operasyonlardır. biyopsi için rahim ağzından küçük bir parça alınır. Kürtajda ise rahimin iç duvarı kazınır. Doktorunuz kan ve idrar testleri de isteyebilir. Bazen, yoğun araştırmalardan sonra bile doktor, bir defalık adet sonrası kanamasına hiçbir açıklama bulamaz. Kanama bir daha hiç olmazsa endişelenmek için sebep yoktur. Ama tekrarlarsa sonunda sebebi bulunana kadar, tekrar muayene ve testleri yaptırmanız gerekecektir.

Kanama altında yatan sebebe bağlı olarak, çok önemsiz veya çok ciddi, ya da ikisinin arasında herhangi bir şey olabilir.

Tedavi

Tedavi olayın sebebine bağlıdır. Örneğin, vajinal duvarlardaki dokular incelmişse, doktorunuz östrojen içeren bir vajinal krem veya suprozituvar önerebilir. Vajinal enfeksiyonlar genellikle antibiyotiklerle tedavi edilebilir. Kanserseniz, ameliyat, radyoterapi, kemoterapi veya bu tedavilerin birleşimine ihtiyacınız olabilir.

Osteoporoz (kemik erimesi)
Rahim içi yaşamın ilk haftalarından itibaren oluşmaya başlayan kemik dokusu çocukluk ve ergenlik döneminde son şeklini almaya başlar ve insan 30'lu yaşlara geldiğinde kemikler kütlesel açıdan en dayanıklı hale gelmiş durumdadırlar.

Kemikler yük taşımaya dayanıklı yapılar olarak yüksek oranda bağdokusu ve kalsiyum içerirler. Vücudun kalsiyum ihtiyacı gerekli durumlarda kemiklerden serbestleşerek kana geçen kalsiyumla sağlanır. Yani emiklerdeki kalsiyumun iki önemli işlevi vardır: kemiklerin dayanıklılığını artırmak ve gerekli durumlarda vücudun kalsiyum ihtiyacını karşılamak.

Kemik kütlesi 30'lu yaşlardan itibaren yavaş bir şekilde gerilemeye başlar. Bu yavaş gerileme engellenebilen bir süreç değildir ve gerileme hızı artmadığı sürece kemiklerin sağlamlığı insana uzun bir yaşam boyunca yeter.



OSTEOPOROZ (KEMİK ERİMESİ)

Menopoz insan hayatında önemli değişikliklerin meydana gelmesine neden olur. Hem ruhsal hem de fiziksel bu değişiklikler temel olarak vücutta yumurtalıklardan salgılanan östrojenin azalması nedeniyle ortaya çıkar. Menopozla birlikte özellikle aşağıda anlatılacak olan risk faktörleri olanlarda kemik dokusu da kısa zamanda kalitesinden ödün vermeye başlayabilir. Menopozda olan kadınlar yaşamlarının geri kalan kısımlarında osteoporoza bağlı %50'lik bir kemik kırığı riski ile karşı karşıyadırlar.

Osteoproz insan ömrünün giderek uzamasıyla birlikte ülkemizde de önemli bir sorun haline gelmiştir.

Osteoproz nedir?

MYOM

Osteoproz, ya da daha çok bilinen adıyla "kemik erimesi", kemiğin mineral içeriğinin azalması nedeniyle dayanıklığının azalması, yani kalitesinin düşmesidir. Vücutta kortikal kemik ve trabeküler kemik olmak üzere iki ayrı kemik türü vardır. Kortikal kemik tüm vücut kemiklerinin %80'ini oluştururken, trabeküler kemik, bir arı peteği yapısında olan ve yüzey alanı daha geniş bir kemik türüdür. Trabeküler kemik omurgalarda ve uzun kemiklerin uç kısımlarında yer alır ve osteoporoza bağlı kırıklara en hassas bölgeler de buralarıdır. Kemikler sürekli olarak yapım-yıkım olaylarının ardı ardına devam etmesiyle yenilenen canlı dokulardır. Trabeküler kemiğin yapım-yıkım hızının kortikal kemiğe göre 4-8 kat daha hızlı olması bu kemikleri kırıklara daha hassas hale getirmektedir.

Kadınlarda 40 yaşına kadar yapım-yıkım olayı dengeli bir şekilde devam ederken, bu yaştan itibaren yıllık %0.5'lik bir oranda geri dönüşümsüz bir kemik kaybı olur. Bu, özellikle menopozdan itibaren daha da hızlanır ve menopozda olan bir kadın her yıl trabeküler kemiklerinin %5'ini ve tüm vücut kemik dokusunun %1-1.5'luk bir kısmını kaybeder. Bu kayıplar 10-15 yıllık hızlı bir dönemden sonra oldukça azalır. İşte bu aşamaya kadar kaybedilen kemik dokusu miktarı kadının ileride kemik kırığıyla karşılaşıp karşılaşmayacağını belirleyen en önemli etkenlerden biridir. Zira bu süre içerisinde trabeküler kemiğin %50'si kortikal kemiğin ise %30'u kadar bir miktarı kaybedilmiş olabilir.
Osteoproz hangi kemikleri etkiler?

Osteoproz en sık vücudun yükünü taşıyan ve trabeküler yapıda olan omurları etkiler. Tüm Osteoproz olgularının %47'si omurlarda, %20'si kalçada (uyluk kemiğinin baş kısmında), %13'ü bileklerde ve %20'si diğer kemiklerde görülür.

Bunun sonucunda özellikle ileri yaşlarda omurlardaki çökme kırıklarına bağlı olarak boyda kısalma olabileceği gibi (bir kadının ileri yaşlarda boyu 15-20 cm.ye kadar kısalabilir!), hafif düşmeler sonucunda ya da kendiliğinden, başta kalçada olmak üzere diğer kemiklerde hayatı tehdit eden kırıklar meydana gelebilir.

Osteoproz kimlerde daha sık görülür?

Osteoproz riski yaşla birlikte artar ve özellikle kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. İnce kemik yapısı olanlarda, ailesinde ve özellikle ailesindeki kadınlardan birinde kemik kırığı öyküsü ya da boyunda kısalma öyküsü bulunan kadınlarda, 45 yaşından önce kendiliğinden ya da ameliyatla yumurtalıkların alınması neticesinde menopoza giren kadınlarda, uzun süreli adet görememe şeklinde adet düzensizliği olan kadınlarda, gıdalarının kalsiyum içeriği az olan kadınlarda (en önemli kalsiyum kaynakları süt ve süt ürünleridir), yaşamlarında egzersize yer vermeyen, sigara içen, aşırı alkol kullanan kadınlarda, kortizon ve diğer bazı ilaçları kullanmak zorunda olanlarda ve başta hipertiroidi (tiroit hormonlarının yüksek olması) olmak üzere çeşitli hormonal hastalıklarda osteoproz riski artmıştır.

70 yaşın üzerinde olan kadınların %21'inde hiçbir belirti olmasa da radyolojik olarak kırık yönünde değişiklikler gözlenir. Kalça kemiği kırıklarının riski menopozdan 10-15 yıl sonra artmaya başlar ve 90 yaşında bir kadının kalça kemiği geçirmiş olma olasılığı %20'dir. Bu kalça kırıklarının yaklaşık %15'i ilk üç ayda ölümle sonuçlanacak kadar ağırdır. Özellikle kalça kırıkları %50 kadında sakatlıkla sonuçlanır.

Osteoproz tanısı nasıl konur?

Klasik radyolojik yöntemlerle (düz röntgen filmleriyle) osteoproz tanısı koymak hatalıdır. Bunun yerine DEXA adı verilen özel yöntemle ve kemik tomografisi yöntemiyle vücudun en hassas kemikleri olan uyluk başı bölgesi, omurlar ve kol kemiklerinin incelemesi yapılır ve hassas bir şekilde tanı konabilir. Raporda "normal", "osteopeni" (osteoproz başlangıcı), "osteoproz" ve "ileri derecede osteoproz" olmak üzere farklı ifadeler kullanılabilir.

Hiç bir şikayeti olmayan kadınlarda bile menopoza girdiklerinde bir kez ve daha sonra beşer yıllık aralıklarla kemik ölçümü önerilmektedir.

Osteoproz nasıl tedavi edilir?

Başlamış bir osteoproz süreci sonucu kaybedilen kemiği yerine geri getirmek zordur. Ancak süreç bazı tedavilerle büyük oranda durdurulabilir. Bunun sonucunda ileri derecede osteoproz olguları hariç, kırık oluşma riski de önemli derecede azalmış olur.

Östrojen tedavisinin süreci yavaşlattığı artık kesinlikle kanıtlanmıştır. Östrojen tedavisi alanlarda kol ve kalça kırıklarında %50-60 oranında azalma, beraberinde kalsiyum alımı da sağlandığında (kalsiyumdan zengin gıdalar alınması ve gerekli durumlarda ilaç şeklinde kalsiyum tedavisi) omurga kemiği kırıklarında %80'lik bir azalma beklenebilir. Bu, özellikle en az 5 yıllık bir tedavi sonrası etkili olur.

Östrojen tedavisinin etkili olabilmesi için tedavi devam etmelidir. Tedavi bırakıldığında osteoproz süreci tedaviden önceki eski hızıyla devam eder. Progesteron tedavisi de kalsiyum metabolizması üzerindeki olumlu etkileriyle osteoprozun önlenmesine katkıda bulunur.

Kalsiyum emilimi yaşla birlikte azalır ve özellikle menopoz sonrası azalma daha belirgin olur. Kalsiyum dengesinin sağlanması osteoproz engellenmesinde en önemli basamaklardan biridir. Ancak östrojenin az olduğu durumlarda kalsiyum ne kadar alınırsa alınsın etkili olmayabilir. Bu yüzden östrojen tedavisine ek olarak vücuda gıdalarla ya da ilaç verilmesi yoluyla günlük 1000 gram kalsiyum girişinin sağlanması önemlidir.

Östrojen tedavisinin sakıncalı olduğu durumlarda ise kalsitonin adlı ilaçtan faydalanılır.

İlaç tedavisi dışında osteoprozun önlenmesi ya da ilerlemesinin durdurulması için yaşam tarzında da bazı değişiklikler yapılmalıdır. Günde en az 30 dakika olmak üzere, haftada 3 kez vücudu zorlamayan sporlar yapılması menopoz döneminde kemiğin mineral miktarını önemli ölçüde iyileştirir. Sigara ve alkol bırakılmalıdır. Dengeli bir diyetle yeterli kalsiyum alınması için gerekli değişiklikler yapılmalıdır

Menopoza geçiş dönemi
Kadın doğası, üreme çağından menopoza geçişi kolaylaştırmak için bir dizi önlemler alır. Kadının ruhsal ve bedensel olarak menopoz dönemine hazırlandığı bu döneme Menopoz Öncesi Dönem adı verilir.

Menopoz Öncesi Dönemin en belirgin özelliği üreme çağında düzenli aralıklarla görülen adet kanamalarının düzenini kaybetmesidir. Genellikle gecikmelerle seyreden adet kanamaları menopoz başladığında tümüyle durur.

Menopoza geçiş döneminde olan kadınların çoğu kendilerindeki değişikliklerin farkındadırlar ve ruhsal olarak menopoza hazırlanmak, adet kanaması görmeme fikrine alışmak için zaman bulurlar.

Adet Kanaması Özelliklerinin Değişmesi

Ergenlik döneminin sonlarına doğru, adet döngüsünde yumurtlamanın devreye girmesiyle birlikte adet kanamaları düzenli aralıklarla meydana gelmeye başlar. Bu düzen uzun yıllar devam eder. Üreme çağında "yumurtalık havuzunda" bulunan yumurta hücreleri hipofiz bezinden salgılanan hormonlara iyi yanıt verir ve ardı ardına her ay bir tanesi olgunlaşarak yumurtlamayla Fallop tüpünün içine alınır. Burada spermlerle karşılaşan yumurta hücresi döllenirse gebelik başlar ve yumurtlama süreci ve adet kanamaları bir süre kesintiye uğrar. Döllenme gerçekleşmediğinde rahim iç tabakası kanamayla dökülür ve yeni bir döngü başlar.

Yumurtalıklarda bulunan yumurta hücrelerinin olgunlaşarak yumurtlama sürecinde kullanılmaları belli bir sıraya göre olur

Hücrelerin en nitelikli olanları, yani hipofizden salgılanan hormonlara en duyarlı olanları üreme çağının ilk yıllarında salgılanır ve bu yolla kadının gebelik için en uygun olan yaşlarda gebe kalması sağlanmaya çalışılır. Yıllar geçtikçe yumurtalıklarda kalan yumurta hücrelerinin nitelikleri değişmeye başlar. Kadın üreme çağının ortalarına geldiğinde kalan yumurta hücreleri olgunlaşma özellikleri nispeten daha düşük hücrelerdir.

Yumurta hücrelerinin olgunlaşabilme özelliklerinin azalması yumurtlama olgusunun düzeninin kaybolmasına neden olur. Ortalama olarak 40'lı yaşlarda kadının adet döngülerinin bazıları yumurtlama olmaksızın gerçekleşir. Bu durum adet kanamalarının bazılarının düzenli, bazılarının gecikmeli olmasına neden olur. Kadının yaşı ilerledikçe adet döngülerinin yumurtlama olmaksızın gerçekleşme olasılığı artar.

Özetle söylemek gerekirse, menopoza geçiş dönemi yumurtalıklarda yumurta hücrelerinin yavaşça tükenmeye başladığı ve bu nedenle adet kanamalarının düzensizleşme eğiliminde olduğu dönemi temsil eder. Bu dönem kadından kadında değişmekle beraber ortalama 4 yıl devam eder. Yumurta hücreleri tümüyle tükendiğinde kadın menopoza girmiş olur.

Kadınların yaklaşık %10'u adet düzensizliği döneminden geçmeden direkt olarak menopoza girerler.

Gebelikten Korunmaya Ne Kadar Süreyle Devam Edilmelidir?

Menopoz öncesi dönemde adet döngülerinin bir kısmı yumurtlama olmaksızın gerçekleşirken, bir kısmında yumurtlama ortaya çıkar. Bu nedenle kadın menopoza girene kadar gebelikten korunmayı devam ettirmelidir.

Guinness Rekorlar Kitabı'nda en ileri yaşta gebe kalma rekoru 57.5 yaşında gebe kalan Amerika'lı bir kadına aittir.

Sigara içmeyen ve sağlık sorunu bulunmayan kadınlar düşük dozlu doğum kontrol haplarını doktor kontrolünde kullanmaya devam edebilirler. Böyle bir durumda adet kanamaları düzenli olarak devam edeceğinden kadının menopoza girdiği zamansal noktanın belirlenmesi için belirli aralıklarla kan incelemeleri yapılır. Kadının menopoza girdiği belirlendiğinde doğum kontrol hapı kesilir.